İnternet-Haber.org Gazete Haberleri oku - Hürriyet gazetesi, Sabah, Posta, Milliyet, kıbrıs gazete
ELEŞTİRİ İKİ ŞEYLE ÇOK FAZLA KARIŞTIRILIYOR
Eleştirmenlerin akademisyen veya sanatkâr olmalarını beklemeli miyiz? Tabii ki hayır! Ne akademisyen ne de sanatkâr olmaları şart. Ama eleştiri çok derin bilgi gerektiriyor...
00:10:11 2009-02-27
>Sanata dönersek siz bir sanatçısınız ve popüler sanat da yapmıyorsunuz…
> Asla…
> Popüler sanat yapan insan sayısı ne kadar çok olursa kaliteli eser sayısı da o kadar fazlalaşır diye düşünüyorum. Yani piramidin tabanı ne kadar geniş olursa tavanı o kadar yüksek olur fikrindeyim…
> Hım… Haklısınız, evet.
> Ancak Türkiye’de piramitsel bir yapı da göremiyorum. Bu da sanatın ciddi problemleri olduğunu somut olarak gösteriyor. Türkiye’nin krizlerde ilk feda ettikleri şey gazeteler, kitaplar ve sanat eserleri oluyor…
> Yani piramidin tepesi kopmuş mu? Bunun çeşitli sebepleri olabilir ama edebiyat adına konuşursak okuma sıkıntımız var. Birincisi bu. Okuma sıkıntımız niye var sorusuna gelince; okumak hayatın içinde aktif bir ihtiyacın cevabı değil. “Okumak niye?” sorusunun sorulduğu bir toplumda zaten her şey baştan güçleşmiş demektir. Giderek görselleşen dünya, ekonomik sıkıntıların sanatsal talepleri zayıflatması… Bir de şu meşhur eleştiri meselesi.
...
Eleştiri yazarın canını acıtsa da edebiyat için kazançtır
...
> Yazılan öykülerin, romanların, şiirlerin bu kadar sanatsal kaygıdan uzak olduğu, kaleme alınanların büyük çoğunluğunun ticarete yönelik üretim olması ve hatta bunları yazanların rahatlıkla büyük yazar ilan edilip ortada dolaşıyor olmalarını şahsen ben bu piramidin oluşturulmamasına bağlıyorum. Ama daha da kötüsü var tabi ortada iyi ve kötüyü ayıracak, üretilenin sanat dünyasında nerede duracağını gösterecek eleştirmen yok. O eleştiri olmayınca da iyi edebiyatçı zor bulunuyor. Düşünsenize ritm nedir, iç ahenk nedir bilmeyen bir yığın isim şair diye ortalıkta geziniyor. Mesela siz bunun yokluğunu hissetmiyor musunuz? Edebiyatı sizin kadar hatta sizden daha iyi bilip, yazdıklarınızın kritiğini layıkıyla yapacak ve hatta “Nazan Hanım burası olmamış,şu satırlarınız ahengi zedelemiş” diyecek otoriteler olsun istemez misiniz?
Şimdi, popüler edebiyata değil ama popüler edebiyatın gerçek edebiyat adına muamele görmesine, gerçek edebiyat diye sunulmasına karşıyız ya. İşte bunu önleyebilecek olan kuvvetli bir eleştiri kurumudur. Evet, evet bu noktada önemli bir eksik var. Oysa edebiyat devasa bir bina ise, eserler onun taşları, eleştiri de çimentosu gibi. Oysa bizde eleştiri iki şeyle çok fazla karıştırılıyor: Metinler ya bomboş sözlerle göklere çıkartılıyor ya da tam tersi, egoların esiri olunarak kendi eksikliklerimizi kapatırcasına, yerlere batırılıyor. Hatta eleştirinin sataşmakla karıştırıldığı bir yer var. Eleştireni sataşmaya sevk eden bir şey var… Eleştiri ikisi de değil, bunu aslında sağır sultanlar bile biliyor. İkisinin arasında bir şey olmalı. Bizim ortaya koyduğumuz bir şey varsa; bu nedir, bunun kıymeti nedir, hem Türk Edebiyatında hem dünya edebiyatında bir kıymeti haiz midir, bir dönemecin üzerinde duruyor mudur yeni bir şey teklif ediyor mudur? Eleştiri bunun işaret edilmesidir. Benim beklediğim bu. Bunun dışında ne boş övgü sözleri ne de kol kanat kıran, budayayım derken kökten söküp atan gereksiz yergiler.
Bunun dışında hoşumuza gitse de gitmese de, canımızı acıtsa da acıtmasa da, eserimizin kıymeti nedir, sorusuna cevap veren, onun eksiklerini işaret eden eleştiriler her yazarın beklediği metinlerdir. Çünkü yazarın canı acısa bile -ki canı acır çünkü sanatkâr anlaşılmak ister anlaşılmak ise onaylanmayı gerektirir- edebiyat kazanır.
Fakat bir ırmak olarak akan bir eleştiri geleneğimizin oluştuğunu zannetmiyorum. “Ustaların” çoğu izlenimci eleştiri yaptığı için, yani ben beğendim oldu, beğenmedim olmadı, tavrını sahiplendikleri için biraz da, gelenekleşemedi eleştiri bizde. Genç eleştirmenler de kendi yöntemlerini kendileri belirlemek zorunda kaldılar. Bir yöntem oluşmadı. Önceki kuşak eleştirmenlerin büyük çoğunluğunun filologlardan olması bir yöntem eksikliğini zaten uyarmıyor mu? Neticede bazı isimler var, ama münferit.
...
Eleştiri aslında apayrı bir disiplin
...
> Bu konuda ümit vaat eden isimler var mı? Zamanla şu isimlerin iyi eleştirmen olabileceğini düşünüyorum dediğiniz, göze çarpan isimler….
> Bu tür isimler var, fakat ne kadar süreklilik gösterecekler, bilemiyorum. Genel bir değerlendirme yapmaya şu an kalkışmayayım da sadece -şu sıralar benim gündemimde olduğu için Lâ ile ilgili bir yazıdan dolayı fark ettiğim- Asım Öz ismini vererek eleştiriden ne anladığımı, Lâ ile sınırlayarak somut bir örnek üzerinden bir kez daha tekrar edeyim. Türk Edebiyatı dergisinde Lâ ile ilgili bir yazısı çıktı. Hatta Lâ hakkında ilk çıkan yazıdır bu. Beni çok memnun etti. Sağlam bir yazı. Çünkü yazı asla bir övgü içermiyor, sataşma da içermiyor. Sadece bir noktayı işaret ediyor; diyor ki Lâ kitabı yadırganabilir, eleştirilebilir, yanlışlanabilir, olumsuzlanabilir ama bu kitap vardır, okunması gerekir. Amenna! Benim eleştiriden beklediğim bu işte. Bu kitap nedir, sorusuna yanıt verebilmek. Bugün bizim nerdeyse her üniversitemizde edebiyat fakültesi var. Ama eleştirmen yetiştireni yok. Acaba müfredat konusunda mı bir sıkıntı yaşanıyor. Mesela Osmanlı’da Sanayi-i Nefise de ressamların yanı sıra onların yaptığı resimlerin ne anlattığını yorumlayan eleştirmenler de var. Bugün resimde bile halka hangi resmin ne ifade ettiğini izah edebilecek kaç eleştirmenden söz edebiliriz? Bugün bırakın resmi bir şiirin bir metnin bile aslında ne anlattığını izah edecek edebiyatçı bulmak zor. Günümüzde orta öğretimde okutulan klasiklerin dışında romanları konu alan, bu bunu anlatıyor, sanata bakışı şudur, şu imgeleri kullanıyor” diyebilen yok. Son olarak Feti Naci’nin Yüz Yılın 100 Türk Romanı yayınlandı buna örnek olarak. Nasıl seçti, neye göre seçti muallak, tartışılır ama sonuçta iyi bir girişim. Yanına bir iki münferit eleştiri dışında koyacak eser yok. Neden böyle, sıkıntı nerede? Sanırım bir akademisyen olarak bunun cevabı sizde olmalı…
> Eleştiri aslında apayrı bir disiplin. Akademik dünya ile ilişkisi, sanatla değil ama sanatkârlıkla ilişkisi her zaman için sorgulanabilir. Yani eleştirmenlerin akademisyen olmalarını beklemeli miyiz? Sanatkâr olmalarını beklemeli miyiz? Hayır tabii ki! Ne akademisyen ne de sanatkâr olmaları şart. Ama eleştiri çok derin bir bilgi gerektiriyor. Bir o kadar da ifade gücü. Hal böyle olunca nadir eleman. Türkiye’de bu ırmak gümrah akmıyor. Ama eleştiriyi ayrı bir okul olarak görmek istiyorum. Çünkü iyi edebiyatın kazanabilmesi gerçek eleştirinin varlığı ile mümkün. Sizin tabirinizle piramidin tabanı ile tepesini bağlayacak olan da, okuyucuya gerçek edebiyat ile popüler edebiyatın farkını kavratacak olan da, bu mesafeyi uçuruma değil köprüye bağlayacak olan da o. Bir bakıma, canımı acıtsa da beni koruyacak olan da yine o.
...
Güzellikten murat, fıtratı hatırlamaktır.
...
“…Cennet sakinlerine göre bambaşka güzellikle güzeldi. Demem o ki, cennetin cem’i cümlesi ondan daha güzelinin olmayacağından neredeyse emindi. Tâ ki Havva yaratılıncaya kadar…” derken güzellikten Murad nedir? Yani Adem’i bütünlediğiniz izah ettiğiniz Havva hangi güzelliği ile onun önüne geçti?
Güzellikten murat, fıtratı hatırlamaktır. Aslında bu sahnede Havva’nın güzelliğinin Âdem güzelliğinin önüne geçmiş gibi görünmesi onun yeniliğindendir. Dahası güzelliğin temel şartı “yeniden”liğindedir. Yani her defasında ilk kez gibi. Ancak nihayette bu satırların yazıcısı güzelliği ikisi arasında bölüştürmez. Arkadan gelen bir sahnede meleklerin biri Havva ve Âdem’i ayrı ayrı seyreder ve her ikisini de çok güzel bulur. Ama ikisini bir arada seyredince der ki “İkisi de ayrı ayrı çok güzellerdi. Ama ikisi bir arada bir başka güzellerdi”. Bu. Benim de bütün gördüğüm bu.
- Tez konusu olarak neden Şair Nigar Hanım’ı seçtiğiniz?
Doçentlik çalışması için konu ararken, hocamdan gelen bir teklif vardı, Orhan Okay hocamdan. Bana önerdiği birkaç isim arasında Nigâr Hanım da vardı. Hakkında fazla bir şey bilmiyordum aslında Nigâr Hanım’ın, o meşhur yaşmaklı portreyi hatırlıyordum sadece. Biraz benim romantizmimle, öylece, olsun, dedim. Fakat arkadan gelen süreç bana çok bereketli bir çalışma alanı doğurdu. Yani bir yandan edebi çalışmanın pek çok tecrübesini edinme imkânı buldum. Bir yandan da benim duygusal yanımı besleyen bir serüven yaşadım bu süreçte. Çünkü bir günlüğe ilk dokunan oluyorsunuz. Bu muhteşem bir şey. Hayatımın en mutlu günleriymiş, şimdi anlıyorum.
...
Nigar Hanım ın sosyal yaşantısı şiirinden önemli
...
> Türkiye’de Şair Nigar hanımın halen şiir yazan Türk Kadını olarak tanınması ve konağında ağırladığı misafirlerle ilgili anıları dışında adından –dar çevreler hariç- söz edilmiyor olması nedendir?
Bu, onun asıl kıymetini şiirinden ziyade sosyal yaşantısından alıyor olmasından kaynaklanıyor. Çünkü modernleşme sürecinde çok kuvvetli bir gösterge. Kimliği ile böyle. Bu nedenle de ancak sosyolojik olgular söz konusu edildiğinde gündeme geliyor.
- Nigar Hanım’ın şiirinin gücü ne kadardı?
Ara nesil tabiri bizde tartışmalıdır. Fakat Nigâr Hanım’ı Tanzimat ve Servet-i Fünun arasında bir ara nesil sanatçısı olarak görürüm ben. Şiirinin gücüne gelince, şiir adına bir dönemeç üzerinde durmuyor. Herhangi bir yeniliğin yolunu filan açmamış. Çok kuvvetli bir şiirin sahibi değil. Ama ondan, samimi kadın duygularını şiirine sokan ilk kadın şair olarak daima söz edilecektir. Bu, göz ardı edilecek bir özellik değil. En azından onun yaşadığı dönem için.